17 Ocak 2012

20 Dakika Kendime Zaman

Gün içindeki koşuşturmaktan kendime zaman ayırmakta zorlanıyorum.
Aslında her gün daha da iyi anlıyorum ki, eğer bir konuyu takvimime koymadıysam onu yapabilme şansım çok az.
Günlük değişen öncelikler, acil işler arasında kayboluyor.
Bazen bir işten sırf rahatsız olduğum için o gün çok önemli yapacak başka işlerim olsa da erteleyip, beni rahatsız edeni ortadan kaldırmaya çalışıyorum.

Örneğin koca günü, Cevahir'e gidip yılbaşında babamın hediye ettiği ama bana küçük gelen eşofman takımını değiştirmek (babacığım neyse ki hala beni kalp gözleriyle görüyor), başka bir AVM'de Ada'ya babasının aldığı ayağına küçük gelen ayakkabıyı değiştirmek, dvd playerı tamire götürmek, Koçtaş'tan yeni banyo takımları almak ile geçirebiliyorum.
Son günlerde evi sadeleştirmeye taktım. Taktım dediysem gerçekten de, bir eşyanın o an orada durması beni rahatsız ediyorsa, aklım o noktaya takılıyor. 
Evdeki fazla eşyalar, gözümü yoran dolap içleri, biblolar, süsler meğer ne çok yük yüklüyorlarmış üzerimize. O odada oturmak ya da çalışmak ne mümkün!
Geçtiğimiz pazar günü kendimi evi yeniden toparlamaya ve nasıl kontrolden çıktığını anlayamadığım, dolap içleri, hatta dolap üstleri ile mücadeleye adadım. Adacığım da bana yardım etti. Fazla eşyaları da çıkardım. O da altlarını elektrik süpürgesi ile süpürdü.
Aman takımı bozulmasın, bunu alırken kaç para verdik, bir gelen olursa nerede oturacak, ama bu puflar da işe yarıyor, kayınvalidemler İzmirden gelirse açılan kapanan yatak olsun, evin tarzına hiç uymasa da hediye gelen sehpalar derken evde kımıldayacak yerimiz kalmamış.
Benim eşim de biraz biriktirmeyi sever, sadece biraz mı? Eşyalarını, kitaplarını, broşürlerini, kataloglarını, kartlarını, kağıtlarını... toplarsan, dolaba kaldırırsan, daha da gelenleri ya bulabildiğin her yere tıkıştırırsan sinirlenir, daha da gelenleri delirir çöpe atarsan köpürür. Bu kez onun odasına girmedim bile. 
Öncelikli hedefim salon, koridordaki ayakkabı dolabı, mutfak dolaplarının içleri ve üzeri, banyo idi.
Büyük başarıyla üstesinden geldim. 
Bunları yapmazsam yaşam alanımda evimde rahat edemiyorum, çalışamıyorum, daralıyorum. Bazen de bu hafta olduğu gibi eğitimle ilgili önemli bir dokümanı hazırlamak, br okulla toplantı yapmak, 
girişimcilik eğitimleri almak için başvuruda bulunmak, proje hazırlamak, blog yazılarımı yazmak gibi işlere konsantre olamıyor, erteliyorum. 

Aynı şekilde kendimle başbaşa kalıp, içsesimi dinleyeceğim bir yirmi dakikaya çok ihtiyacım olmasına rağmen, bir türlü fırsat bulamıyordum. Ama bugün o günlerden değil. Sabahın erken saatelerinde uyanıp, kar altındaki İstanbul'da Avrupa'dan Asya'ya köprüyü geçtim. Uzun zamandır bu kadar güzel görmemiştim Boğaz'ı. Sahil öylesine incecik bir çizgi gibi uzanıyordu ki, sanki Four Seasons'ın yanına otursam ayaklarımı suya sallayabilirmişim gibi... küçükken yazlıkta tahta iskelenin üzerinden ayaklarımızı denize salladığımız gibi...
Sabahtan Kadıköy'de kaymamak için pek bir minik adımlarla yürüyerek toplantıma kıtıkıtına yetiştim. İçeriye girmeden son bir lokma poğaçamı ağzıma tıkıştırırken kulaklarım da soğuktan donmuştu.
Her zamanki gibi 25 derece olan evimizin pencerisinden camı açmadan dışarı bakmış, parlak güneşi görünce sevdiğim kolsuz elbisemi üzerime geçirip aceleyle kendimi kapıdan dışarı atmıştım.
Toplantım hayal bile edemeyeceğim kadar güzel bir sonuçla bitince, yüreğimde pırpır kelebek, aklımda binbir soru ver elini Taksim dedim. Babamlar Taksim'deki yeni ofislerine taşınıyorlardı ama henüz ısıtmayı çözmediklerinden bir saate yarıyarıya donmuş bir halde arabamı almaya gittim.
Kar nedeniyle bir önceki akşam arabayı Taksimde bırakmak zorunda kalmıştık. Arabayı alıp eve dönmek ve yapmam gerekenleri yapma isteğim, kızımı kartopu oynamaya parka çıkarma emelim, soğuktan donmasına kıyamadığım eşime atkı, bere, eldiven alma niyetim ile kendime deniz görebileceğim bir yirmi dakika ayırma ihtiyacım arasında kaldım.
Bugün ötekiler gibi başlamadı, öyle de gitmesin dedim ve Beşiktaş'ta Levent mi Bebek mi ayrımında, kendimi seçtim. Murathan Mungan'ın Söz Vermiş Şarkıları eşliğinde pırıl pırıl denizi izledim Arnavutköy -Bebek hattında...
Neler mi düşündüm? Bundan sonra yanımda ses kayıt cihazı ile dolaşmaya karar verdim. Hayatın içinden yakaladığım sözcükleri eve gelip, akşamın hayhuyundan sonra sizinle paylaşmak için hatırlamaya çalışmak ile "o an"ı yaşarken söylemek arasında büyük fark olacağı kanısındayım.
O çok beğenerek aldığım ve kaybettiğim bereyi yeniden %50 indirimle almak için Accessorize'ın yolunu tutmaya, Ada'ya geçen gün D&R'da gördüğüm ama almadığım fasikül fasikül bir anaokulu dergisi almaya... Ve eşime hazırlayacağım sevgililer günü hediyesinin ne olacağına...
Bu bir İstanbul ve aşk hikayesi, adı da İstanbul'da Aşkın İzi... Bakalım size de ilham verebildim mi?
İşte 20 dakikanın getirdikleri, üstelik hem eldiven, bere almaya hem de kuzuyla kartopu oynamaya zamanım kaldı.

0 yorum:

Yorum Gönder

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...