11 Ekim 2010

Yağmurlu Havalarda Özlem..

Şu yağmurlu havalar... insana daha mı çok özlem yüklüyorlar?

Nasıl özledim yağmur çamur Taksimde yürümeyi... havasını,kokusunu, karmaşasını, müzik mağazalarından yükselen çeşit çeşit müziklerini

Metro çıkışında, Fransız Kültürün ya da Burger Kingin önünde sevgilimle buluşmayı nerede yiyelim hangi sinemaya gidelim telaşını...
Her geçen sokak satıcısından birşey almama engel olamadığım için arkadaşlarımın "Allah beni senin karşına işportacı olarak çıkarsın" diyerek dalga geçmelerini.

Kitapçılarda saatlerce kaybolmayı, asmalımesciti, fasıllı yemekleri, cihangiri ve Leyla'yı... Nasıl da özledim Limonlu Bahçede baharı karşılamayı, Ara cafe'de sevgili Ara Güler'in sımsıcak fotoğraflarına bakarak kahvemi yudumlamayı...

Pasajlarda kaybolmayı, çocukluk kahkahalarımızı, bütün hafta birşey yemeyip içmeyip biriktirip haftasonunu beklediğimiz mütevazi hayatımızı..

Şimdi tüm bunları ve zaman zaman bir şişe şarabın dibinde gözyaşlarını paylaştığım en yakın arkadaşım evlendi ve Sydney'e yerleşti, şanslıysak yılda birkaç gün ancak görüşebiliyoruz

Çok özledim şöyle eşimle mumları yakıp Ferzan Özpetek'in film müziklerini dinlemeyi..

Hemen her akşam sokaklarda elele olmayı, hatta haftasonları saatlerce birlikte yemek pişirmeyi.. gece sabaha kadar 6-7 bölüm Lost, Prison Break seyredip haftasonu 12:00 den önce kalkmamayı
İşteyken toplantı arasında 2-3 günlük turlar ayarlayıp az eşyayla kaçamak yapmayı..
Ver elini yunan adaları, barcelona, madrid yurtdışı kaçamakları yapmayı...
Yaz gelince, Ada'daki evin verandasında şezlongda kitap okuyup uykuya dalmayı.
Evimizdeki vazoyu her hafta çiçeklere boğan eşim çiçeklerimizi unuttu...
Ben yanıma kocaman bir çanta, bez-medil, oyuncak, mama kaşığı almadan dışarı çıkmayı unuttum...
Evin içinde şöyle bir sakince oturmak yerine herşeye koşuşturmak, yetişmek telaşı aldı bizi.
En çok da kendi kendimize uyanmayı,sorumsuzluğu unuttuk.

Özlemek mi dediniz? Daha birkaç saat önce mama sandalyesinde bıraktığım tombalak serçeyi özledim. Evde kovalamaca, saklambaç oyanamayı özledim minik kızımla.
Kafasını bacaklarımın arasına sokup gitmek istediği yere beni de sürüklemesini, annesi arabayla onu her yere götürmek isterken, onun özgür olup parkta koşuşturmak istemesini, kendi düzenini kabul ettirmesini.

Birlikte top oynamayı, karga ve serçeleri kovalamayı, jimnastik aletlerine tırmanmayı, kaydırağa tersten çıkmayı ve bu yaşta kucağında çocukla bütün parktakilerin şaşkın bakışları altında kaydıraktan kaymayı..
Bu ara bir ayrılık endişesi mi desem, korku mu bağlılık mı, gaz sancısı mı, diş çıkarması mı, aylardır kendi yatağında yatarken geceyarısı çığlık çığlık ağlayıp yanımıza gelmesi özlenecek şey mi değil elbet. Bir de ya alışırsa endişesi... ama ertesi sabah işe gidecek olup da daha fazla ayakta duramamanın getirdiği çaresizlikle yanımıza aldığımız miniğin sıcaklığı,nefes alışı, tepiş tepiş ayakları; elimi parmağımı yüzümü tutup da uyumak istemesi, bunlar yanındayken bile özlenmez mi?

2 yorum:

nice güzel özlemlere diyorum
canım o güzellik için herşeye değiyor galiba

değiyor değmez mi herşeyin üstüne bir gelip sarılıyor,bittiğim an...

Yorum Gönder

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...